14 Temmuz 2018 Cumartesi

15 TEMMUZ’DA BİR ÖMRE KAÇ DARBE SIĞAR DİYE DÜŞÜNDÜM



15 TEMMUZ’DA BİR ÖMRE KAÇ DARBE SIĞAR DİYE DÜŞÜNDÜM
15 Temmuz 2016 akşam… CHP Genel Merkezinin 7. Katındaki odamdayım. Alçak uçuş yapan jetlerin sesi kulaklarımızı yırtıyor. Bir ömre kaç darbe sığar diye düşünüp, eskilere dalıyorum. Hatıralar canlanıyor gözümde. 12 Mart, 12 Eylül darbelerini görmüş, darbelerin en ağır darbesini yemişim.

12 Mart darbesi olduğunda ortaokul öğrencisiydim daha. Denizler yakalandığında duyduğum hüzün, Mahirler öldürüldüğünde çocuk yüreğimin sızısı var hala yüreğimde.

12 Eylül darbesi olduğunda devrimci bir öğretmendim. Tutuklandım, işkence gördüm, yıllarca mesleğimden uzak kaldım… Hayat mücadelesi verdim, pazarcılık yaptım, çorap, çamaşır sattım…
Türkiye’de darbeler hep gece yarısı, siviller uykudayken yapılırdı. Gündüz gözüyle bir darbeye şahitlik etmemiştim… Askerlerin kendi meclisini bombaladığı, halkın üzerine ateş açtığı, helikopterlerle halkı taradığı bir darbeye ilk defa tanıklık ediyordum.

Her şey çok garipti!
Hiçbir şey darbenin, darbecinin kurallarına uymuyordu.
Zaten kısa süre sonra da gerçekler ortaya çıkmaya başladı.
15 Temmuz darbe girişimi, 20 Temmuz’da tüm yurtta ilan edilen OHAL ile sivil darbeye dönüştü…

15 Temmuz’dan sonra, özellikle de kamudan ihraç olan, açığa alınan memurlar ve aileleri partimize gelmeye başladı. 22 Temmuz 2016’da CHP Genel Merkezi bünyesinde kurulan “Darbe Girişimi Sürecini İzleme Komisyonu’nunda görev aldım. CHP Genel Merkezi 7. katında bulunan odamda mağdurlarla görüşmeye başladım.

Kimin darbeci, kimin cemaat sempatizanı, kimin FETÖ üyesi, kimin FETÖ karşıtı olduğu ayrımı yapılmadan insanların mağdur edildiğine tanıklık ettim. On binlerce insanla görüştüm… Hepsine insan hakları temelinde yardımcı olmaya çalıştım, adil yargılamanın yapılması, suçlu suçsuz ayrımı yapılması için mücadele ettim.

Genel Başkanımız Sayın Kemal Kılıçdaroğlu da büyük bir duyarlılık göstererek, mağdurların kamuoyundaki sesi oldu. Komisyonda görev alan tüm Milletvekili ve Parti Meclisi Üyelerimiz de mağduriyetin giderilmesi için özverili bir şekilde çalıştı.

CHP’YE GELEN MAĞDURLAR ZİHNİMİZDE İZ BIRAKTI
250 vatandaşımızı katledip, meclisi bombalayanlarla, masum vatandaş arasında ayrım yapılmadığına tanıklık ettim. Adaletin olmadığını, adamı olanın paçayı kurtardığını, dağ kanunlarının uygulandığını gördüm…

Adalet isteyen insanlar zihnimizde derin izler bıraktı.
Mağdurlara ağaç kabuğu yesinler diyen AKP’lilere “siz de zıkkımın kökünü yiyin” diyen Genel Başkanımızı, cezaevindeki koğuşlarında çılgınca alkışladıklarını anlatan memurun gözlerindeki coşkuyu.

“Size karşı yüzüm yok, biz hep AKP’ye oyumuzu verdik, oğlum şimdi tutuklu, sizden başka tutunacak dalımız yok, bize yardım edin” diyen köyden gelen anayı.

“Onun inandığına ben artık inanmıyorum” diye ihraç olmuş memuru.

“Çocuğumun gözleri kanserden kör oldu, gözleri ameliyatla alınacaktı, İhraç olduğum için ameliyatı yapmıyorlar” diyen polis memuru annenin gözlerindeki kederi.

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinden ihraç edilen FETÖ karşıtı solcu Profesörün hüngür hüngür ağlamasını.

Devlet desteği verilen FETÖ okuluna kızlarını gönderdiği için ihraç edilen Urfalı öğretmeni…

Eşi Ufuk Sen’e üye olduğu için ihraç edilen, “Her seçimde AKP’ye militan gibi çalıştım, ev toplantıları yaptım. AKP Genel Merkezine ve TBMM’e gittiğimde Milletvekilleri beni Cumhurbaşkanı gibi karşılardı… Simdi AKP Genel Merkezinin kapısından giremedim, Milletvekilleri görmezden geldi” diyerek hıçkırıklara boğulan ev kadınını.

Annesi karakolda tutulan 5 günlük bebeğin, halasının kucağında Genel Merkezimize gelişini, Genel Başkanımızın bu dramı grup toplantısında basına açıklamasından sonra anne sütüne kavuşmasını.
“Bize içmemiz için verdikleri suların içinde dışkı parçaları yüzüyordu” diyen hakimi.

Rizeli Hacı Veysel Kılıç’ın telefonda, askeri öğrenci olan oğlunun ömür boyu hapse mahkum olduğunu hıçkırarak söylemesini.
Bacakları tutmayan 15 Temmuz gazisi Kenan Konuk’un sahipsiz kalmasını.

FETÖ ile hiçbir bağı olmadığı halde; ihraç edilen, tutuklanan, işkence gören… Solcuları, devrimcileri, Atatürkçüleri, sendikacıları, öğretmenleri, doktorları, kamu çalışanlarını, işçileri, Atatürkçü subayları, muhalifleri…

Hiç unutmadım!

250 vatandaşımızı, masum er ve öğrencileri katledenlerin en ağır cezaları alması, sorumluların hesap vermesi, tüm mağdurların haklarının iade edilmesi için, TBMM’de de mücadelem devam edecek…


Yıldırım Kaya
CHP Parti Meclisi Üyesi
Ankara Milletvekili
15 Temmuz 2018

TÜRKİYE'DE SOL SİYASET VE MÜCADELE OLANAKLARI



TÜRKİYE'DE SOL SİYASET VE MÜCADELE OLANAKLARI
Türkiye’de demokrasi mücadelesi her dönem çok zor ve acılı oldu. İktidarlar demokratik parlamenter sistemin tam anlamıyla uygulanması ve yerleşmesi için ellerini taşın altına koymadı. Darbeler dönemi de demokrasinin kök salmasına izin vermedi.

AKP 2002’de iktidara geldiğinde, tam anlamıyla yerleşmeyen parlamenter sistemi rayından çıkartarak, yeni bir yola soktu. Yürütme organı, yasamanın denetiminden çıkartıldı. Bağımsız olması gereken yargı da yürütme organının denetimine sokuldu. Yargı bağımsızlığını kaybederken, TBMM’de devre dışı kaldı.

“Bizim ülkemizde neden tam demokrasi yok”, “neden huzur yok”, “neden adalet yok”, “neden barış yok” diye sorgularken, keskin bir dönüşle antidemokratik bir yönetim anlayışıyla yüz yüze kaldık…
Tüm bu yaşananlardan, AKP hükümetiyle birlikte, darbeler hukukunu değiştirmeyen, ondan yararlanmaya kalkan, gelmiş geçmiş tüm hükümetler ve anlayışlar da sorumludur.

%10 SEÇİM BARAJI AKP’YE HAK ETMEDİĞİ TEMSİL GÜCÜ VERDİ
12 Eylül darbe hukukunun %10’luk seçim barajı mecliste adaletsiz temsiliyeti de beraberinde getirdi. 2002 seçimlerinde %34,3 oy alan AKP, mecliste %66 temsil oranına ulaştı. Darbe hukuku, AKP’ye mecliste halkın desteğinden çok daha fazla temsil gücü verdi.

Hak etmediği temsil gücünü kullanan AKP’ye karşı, demokrasi güçleri darbe hukukunun değiştirilmesi için birlikte mücadele edemedi. Haksız temsil için ciddi bir mücadele anlayışı ortaya koymadı/koyamadı. Yaşananlara seyirci kaldı.

24 Haziran seçimlerinde, Genel Başkanımız Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun politik çıkışıyla, “millet ittifakı”nın önü açılarak, %10 barajı yıkıldı. %10 seçim barajının yıkılmasıyla, 8 siyasi partinin TBMM’de temsili sağladı.

İttifaklar yoluyla %10 seçim barajı aşılmamış olsaydı, AKP tek başına iktidar olacak, MHP ile baş başa verip, Anayasayı istediği gibi değiştirebilecekti…

Geldiğimiz son noktada, demokratik parlamenter sistemden tek adamın yönettiği “baskıcı” sisteme geçildi, demokrasi rafa kaldırıldı. Şimdi hedefleri, rejimi tam anlamıyla değiştirecek adımların atılmasında…

Tek adam diktatörlüğü için sistem değişikliği yapanlar, planlı ve programlı bir çalışma yürüttü. Parlamenter sistemi işlemez hale getirdiler. Şimdi de kafalarındaki rejim değişikliğini gerçekleştirmek için atağa kalktılar.

Gelinen bıçak sırtı durumda, ibre onlardan yana kaydırılsa da, yapılan sistem değişikliğini toplumun yarısı onaylamıyor. Toplumun en eğitimli, mücadeleci ve örgütlü kesimi sistem değişikliğine karşı… Bu bizim avantajımız olsa da gücümüz örgütlü değil… Çok dağınık!


TÜRKİYE SOLU ÖRGÜTLÜ HAREKET EDEMİYOR
Türkiye solunun en büyük problemi örgütlü hareket edememesi, “kendi içinde kendi kendine propaganda yapması” ve içe dönük olmasıdır…

Bizim artık yeni bir mücadele anlayışını önümüze koymamız gerek. Eski mücadele tarzının yetersiz olduğu ortaya çıktı. Fiili ve meşru mücadelemizi sadece mecliste değil, hayatın her alanında hayata geçirmemiz gerekir. Tarlada, sokakta, fabrikada, işyerlerinde, mahallelerde halkla iletişime geçip, yaralarına merhem olmalıyız. Bilinçli bir örgütlenme seferberliği başlatmalıyız.

Türkiye solunu ayağa kaldırmayı hedefleyenler, dünya solunu da ayağa kaldıracak bir örgütlenme modelini önüne koymalıdır. Türkiye’deki emek ve demokrasi güçleri, Ortadoğu’ya, Avrupa’ya, Balkanlara ve Kafkaslara örnek olacak bir mücadele tarzını hayata geçirmesi gerekir. Çünkü Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar ve Avrupa solunun önünü açmak, Türkiye devrimcilerinin görevidir. Çünkü huzurun, adaletin, barışın, demokrasinin yolu örgütlü toplumdan geçer.

Çalışmalarımızı parti kimliklerimizi ön plana çıkartarak değil, ortak paydalarda buluştuğumuz konularda, toplumun her kesimini kucaklayan mücadele alanlarında yoğunlaştırmalıyız. Bizleri ayrıştıran değil birleştiren politikalar geliştirmeliyiz.

• Demokrasinin vazgeçilmez koşullarından biri de örgütlenmedir. Demokrasiler örgütlü toplumlarda gelişir. Örgütler, toplumsal taleplerin dile getirilmesinde önemli rol üstlenir. Siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik alanlarda örgütlülüğü hayata geçirmeliyiz.
• Yaşama ortak olarak, yan yana durarak, omuz omuza olduğumuzu hissettirerek, “önderlik etmeden” yatay örgütlenmeyi hayata geçirmeliyiz.
• Halkın temel ihtiyaç ve sorunlarının çözümü için, ayrım yapmadan tüm yurttaşlarla ilişki kurmalıyız.
• Hedefimiz, mevcut örgütlü yapıları ele geçirmek olmamalı. Hedef, ilişki kurup geliştirmek olmalıdır. Mensubu olduğumuz partinin, bu örgütlü yapılar üzerinde bir organ olmadığı bilinciyle hareket etmeliyiz.
• Derneklerin kurulmasına destek verilmeliyiz. Kadın çalışması, gençlik çalışması, meslek edindirme kursları kurulmasına destek olmalıyız, teşvik etmeliyiz.
• Belediyelerin olduğu yerlerde “Kent Konseyleri” kurulmasına destek olmalıyız. Kent Konseyleri aracılığı ile yöre dernekleri, sendika, meslek örgütleri vd… ile genel örgütlenmeyi hayata geçirmeliyiz.
• Sendikalar, odalar, meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları ve yöre dernekleri ile sistematik ilişkiler kurmalıyız. Çalışmalarına katılarak, birlikte faaliyet yürütmeliyiz.
• Her il, ilçe ve köyde; kadın emeğini değerlendirme birimleri kurulmalı, şiddette uğrayan kadınlara hukuki destek sağlanmalı, yoksul ve kimsesiz çocuklara/kız çocuklarına destek birimleri oluşturulmalıdır.
• Gençler, gençlerle iletişime geçmeli; işyeri gençlik meclisleri, köy gençlik meclisleri, liseli gençlik meclisleri, üniversiteli gençlik meclisleri kurulmalıdır.
• Üretici ve tüketici örgütlenmesi için destek olmalıyız. Gıda bankaları, halk butikler, kooperatifler, birlikler kurulmalı. Hizmet ve afetlere karşı semt, mahalle, sokak örgütlenmesi… Engelli, yaşlı, kadın ve genç meclisleri ve kent konseyleri kurulmalıdır.


YEREL SEÇİMLERDE DEMOKRASİ İSTEYENLER BİRLİKTE HAREKET ETMELİ
Tabanlarının asla bir araya gelemeyeceği düşünülen kesimler, demokrasi mücadelesinde bir araya geldiler. Siyasilerin başaramadığını halk tabanda birleşerek başardı.

Önümüzde yerel seçimler var. Demokrasi güçlerinin birlikte yürümesi için, büyük bir olanak önümüzde duruyor… Bu fırsatı heba etmeden çok iyi değerlendirmemiz gerek.

Gezi gibi barışçıl bir eylemde halkın birleşmesi, adalet yürüyüşünde toplumun her kesiminin adalet için yürümesi, 16 Nisan referandumunda demokrasiden ve parlamenter demokratik sistemden yana olanların sandıkta birleşmesi bizim en büyük umudumuz.

Umutsuz değiliz!
Kazanacağımızı biliyoruz.
Aydınlık bir gelecekten, eşitlikten, özgürlükten, adaletten, demokrasiden yana olanların, savaşa karşı olanların tükenmez gücü ve umudu var!
Gelecek bizden yana…

Yıldırım Kaya
CHP Parti Meclisi Üyesi
Ankara Milletvekili
14 Temmuz 2018/Samandağ

9 Temmuz 2018 Pazartesi

AKP’nin 16 Yıllık Eğitim Politikası Eğitimi Bitirdi



Ankara Milletvekili olarak TBMM’de yaptığım ilk basın toplantısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a seslendim. 

Değerli Basın Emekçileri
Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde meydana gelen tren kazasında yaşamını yitiren 24 yurttaşımıza Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum. Kazanın sebebinin en ince ayrıntısına kadar araştırılarak, gerçek sorumluların bulunması ve derhal yargı önünde hesap vermelidirler.

Yıllarca eğitime hizmet vermiş bir eğitimci, Eğitim Sen’in kurucusu, ilk Genel Başkanlığını yapmış bir sendikacı olarak Türkiye’nin kanayan yarası olan eğitim için mücadele ettim. Şimdi de Ankara Milletvekili olarak ilk basın toplantımızı eğitimle ilgili yapıyorum.

Çocuklarımızın ve gençlerimizin lise ve üniversite tercihlerini yaptıkları bugünlerde, biz de AKP hükümetinin 16 yıllık eğitim fotoğrafını çektik. Gördük ki Türkiye eğitimde bir arpa boyu yol alamamış. Eğitim sistemi yazboz tahtasına dönmüş, çağı yakalayıp, geçmek bir yana, çocuklarımızı dünya sıralamasında en arka sıralara oturtmuşlar…

AKP 16 yılda 6 Milli Eğitim Bakanı değiştirdi. Her yeni bakanla birlikte eğitim sistemimiz de yeniden değişti. Yapılan değişiklikler en iyi eğitim sistemini kurma heyecanıyla yapılmadı. Asıl amaç, sistemi işlemez hale getirip, kafalarının arkasındaki ideolojiye uygun rejim değişikliğine zemin hazırlamaktı.

Cumhuriyetimizle hesaplaşmak isteyenlerin, eğitim sistemimizi bilinçli ve planlı bir operasyonla felç ettiğinin farkındayız. Çünkü rejim değişikliğine zemin hazırlayan en önemli adımlardan biri de eğitimdir…

Bu hedef doğrultusunda stratejik planlama yapılmadan, uzman görüşü alınmadan, bir anda, bir gecede, birilerinin kurduğu tek bir cümleyle eğitim siteminde köklü değişiklilere gidildi. Bütün bunları yaparken, çocuklarımıza hiç acımadılar, adeta birer kobay aracı olarak kullandılar.

Bir gecede TEOG gitti, yerine LGS (Liseye Geçiş Sistemi) geldi. Amaç daha iyiyi yapmak değil, yıkmak olduğu için öğrencilerin makus talihi de değişmedi. LGS puanları yine yanlış hesaplandı. Almanca ve Fransızca puanları eksik hesaplanan öğrenciler, girmek istedikleri liselerin kontenjanları dolduğu için istedikleri liselere giremedi, mağdur edildi.

LGS tercih sistemi öylesine karmaşık hale getirildi ki tercihleri yapmak için yeni bir uzmanlık alanı doğdu. Ne veliler ne de öğrenciler hiçbir şeyden emin değil… Sanki sonu bilinmez bir kuyu. Her şeye hazırlıklı olmak gerek. Çocukların doğru tercih yapıp, hak ettikleri liselere yerleşmesi hayal olabilir…

LGS başarının ölçüldüğü bir sınav olmaktan çıktı, bazı okulların kontenjanlarını doldurma, çocukları bu okullara yönlendirme, mecbur bırakma projesinin bir parçası oldu. Çocuklarımız ve aileleri kendilerini tehdit altında hissediyor. “Ya şu liseleri tercih edeceksin ya da açıkta kalacaksın” diyen baskıcı bir yönetim anlayışıyla karşı karşıyayız.

Çocuklar devletin koruması altındadır. Devlet, onları geleceğe hazırlamakla; eşit, parasız ve nitelikli eğitim vermekle mükelleftir. Ancak AKP hükümeti çocuklarımıza tuzak kuruyor. Onları kendi siyasi emelleri için kullanmak istiyor. Tercih dayatmasıyla, okumak istemedikleri liseleri tercihe zorluyor.

Üstelik bunu yaparken de üniversite sınavlarında en başarısız liselere imam hatip liselerine yönlendiriyor. Bu liseler hem başarı sıralamasında hem de tercih sıralamasında en son sırada yer alıyor. İmam hatip liselerinin %65 kontenjanı boş. Ama buna rağmen birçok ilde imam hatip liseleri açılmaya devam ediyor. Aileler çocuklarının üniversitede başarı gösterecekleri liselere gitmesini istiyor. Baskı altında, bir emrivaki ile çocuklarını istemedikleri liselere göndermek istemiyor.

Uygulanan eğitim politikası daha çok dar gelirli ve fakir aile çocuklarını vuruyor. Başka seçeneği olmayan dar gelirli aileler çocuklarını istemedikleri liselere göndermek zorunda kalıyor.

Uygulanan eğitim politikasının can yakan diğer bir yanı da, paralı eğitimi “sinsice” yerleştirmesi. Çocuğu %10’luk “nitelikli” okula giremeyen aileler, istemedikleri lise türünden zorunlu tercih yapmak yerine özel okulların kapısını çalıyor.

Bunun adı eğitimde gizli özelleştirmedir.
Eğitimin paralı hale getirilmesidir.
Devletin eğitimden elini çekmesidir.

Hane halkının eğitime yaptığı harcama rakamları da bunu doğruluyor. Ailelerin 2013 yılında %13 olan eğitim harcaması, 2015 yılında %18’e çıkmış. AKP iktidarından önce her 100 okuldan 3’ü özel okulken, şimdi her 100 okuldan 13’ü özel okul… Ayrıca 2002’de her 100 çocuktan 2’si özel okula giderken, şimdi her 100 çocuktan 8’i özel okula gidiyor.

Tüm okulları nitelikli yapamayanlar; okulları da, öğrencileri de, öğretmenleri de nitelikli ve niteliksiz olarak ayırdı.

Buradan AKP Genel Başkanı/Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a da bir çağrı yapmak istiyorum.

Sayın Erdoğan; eğer 81 milyonun Cumhurbaşkanı olmak istiyorsanız, toplumu kutuplaştırmayı bırakıp, huzurlu bir Türkiye için geleceğimiz olan çocuklarımızın eğitimi ile ilgili bir adım atın. ODTÜ öğrencilerine baskıdan vazgeçin, gözaltına bulunan öğrencileri derhal serbest bırakın. Türkiye’nin göz bebeği, bilim yuvası, akıl dolu esprileriler yapma yeteneğine sahip, en zeki öğrencilerini barındıran ODTÜ ile uğraşmayın.

Öncelikle eğitim alanında uzman, liyakat sahibi bir kişiyi Milli Eğitim Bakanı yapın. Yeni Milli Eğitim Bakanı; eğitimden anlasın, işinin ehli olsun, dünyayı tahlil etsin, çocuklarımızın geleceği için endişeli olsun, Türkiye’yi çağa taşıyacak anlayışa sahip olsun… Siyasi endişelerinizi, rejimle hesaplaşma planlarınızı bir kenara bırakın…

Türkiye’nin geleceği için bunları yapın!
Çünkü eğitimde elimizi çabuk tutmazsak tireni kaçıracağız…

Buradan yeni atanacak olan Milli Eğitim Bakanı’na da seslenmek istiyorum;
Sayın Bakan, çocuklarımızın ve ailelerinin üzerindeki karabasanı kaldırın. Bırakın isteyen çocuğumuz istediği okulu tercih etsin. Aileler çocuklarının geleceğine ilişkin kararı kendileri özgürce versin. İsteyen imama hatip lisesine, isteyen meslek lisesine, isteyen fen lisesine, isteyen sosyal bilimler lisesine gitsin… Çocuklarımız ilgi duydukları alanlarda okusunlar.

AKP’nin eski Bakanları gibi, eğitim sistemini rejimi değiştirmek için kullanmayın!
Kullanmak isteyenlere izin vermeyin!
Çocuklarımıza parasız, demokratik, bilimsel, laik, geleceği yakalayabilecekleri içerikte ve kalitede bir eğitim verin yeter.
Çocuklarımızı okulsuz, öğretmensiz bırakmayın yeter.
Kendi çocuklarınızın eğitimi için gösterdiğiniz duyarlılığı bütün çocuklara gösterin yeter…

Çocuklarının geleceği için endişe duyan ailelere de seslenmek istiyorum,
Dayatmalara boyun eğmeyin… Sizin ve çocuğunuzun istemediği hiçbir okulu tercih etmeyin. Çocuğunuza okul tercihi yapmak sizin en doğal hakkınız…

Yıllarca eğitime hizmet vermiş bir eğitimci, Eğitim Sen’in kurucusu, ilk Genel Başkanlığını yapmış bir sendikacı ve Ankara Milletvekili olarak söz veriyorum…
“Çağdaş, Bilimsel, Laik ve Demokratik Eğitim” için elimi taşın altına koyacağım. Yapılması gereken ne varsa yapmaktan, söylenmesi gereken ne varsa söylemekten geri durmayacağım.

AKP’nin 16 Yıllık Eğitim Politikası Eğitimi Bitirdi
Eğitimde uygulamaya sokulan 4+4+4 sistemi başarı getirmedi… Başlatılan ucube sistemle müfredat değiştirilip dini eğitime ağırlık verildi. Çağdaş, Bilimsel, Laik ve Demokratik Eğitimden uzaklaşıldı. Okullar hızla imam hatibe dönüştürülüp, yeni imam hatip okullarının yapımına hız verildi. Bu uygulamayla eğitim hem ticarileştirildi hem de bilimsellikten uzaklaştırıldı. Çocuklarımız daha çok özel okullara, meslek liselerine, imam hatiplere ve açık liselere yönlendirilmeye başlandı

AKP’nin bütün okulları dönüştürmek istediği imam hatip liseleri beklenen başarıyı gösteremedi. ÖSYM’nin açıkladığı 2017 yükseköğretim merkezi yerleştirme sonuçlarına göre, imam hatip lisesinden mezun olan her 5 öğrenciden sadece 1’i üniversitelerin lisans programına girerek, başarı sıralamasında en son sırada kaldı.

2017 yükseköğretim merkezi yerleştirme sonuçlarına göre;

• Fen Lisesi mezunu 22 bin adaydan 12 bini (%55) lisans tercihine yerleşti.
• Anadolu Lisesi mezunu 396 bin adaydan 138 bini (%35) lisans tercihine yerleşti.
• İmam Hatip Lisesi mezunu 223 bin adaydan 40 bini (%18) lisans tercihine yerleşti.

PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) sonuçlarına göre son sıralardayız
2012 yılı PISA sonuçlarına göre Türkiye, okuduğunu anlamada 428 puanla en başarısız ülkeler arasında yer aldı. Oysaki OECD Ortalaması 493. Fen ve matematikte de durum farklı değil. Türkiye’deki çocukların fen puanı 425, OECD fen ortalaması 493, Türkiye’nin matematik ortalaması 420, OECD ortalaması 490…

Buna rağmen eğitimde en başarılı ülkelerin çocukları haftada 10 saat ödev yaparken, bizim çocuklarımız haftada 24 saat ödev yapıyor. Bunda bir tuhaflık yok mu? Bu başarısızlığın sorumlusu kim? Çocuklarımız mı?

Türkiye’nin eğitim politikalarının başarısızlığı PISA 2015 sonuçlarına da yansıdı. Türkiye, “fen”, “matematik” ve “okuma” becerilerinin ölçüldüğü sınavlarda yine sınıfta kaldı. 70 ülke arasında “fende” 51'inci, “matematikte” 48'inci, “okumada” ise 49'uncu sırada yer aldı.

En mutsuz çocuklar da bizim ülkemizde yaşıyor. PISA sonuçlarına göre OECD ülkelerinde yaşayan her 100 çocuktan 10’u, Türkiye’de ise her yüz çocuktan 25’i hayatından hiç memnun değil.

Cumhuriyetin eşit eğitim ilkesi de yok edildi. PISA sonuçlarına göre, toplumun en yoksul %25'lik kesimdeki çocuklar yaklaşık 400 puan alırken, en zengin %25'lik kesimdeki çocuklar ortalama 460 puan aldı. Eşit koşullarda eğitim göremeyen çocukları, eşit koşullarda “yarıştırıp”, hayata eşit koşularda başlatamazsınız!

Milli Eğitim Bakanlığı’nı FETÖ’ye Teslim Eden AKP Öğretmenleri Cezalandırdı
Daha düne kadar cemaate biat etmeyenlerin, onların sendikalarına üye olmayanların, değil okul müdürü olmak, sıradan yer değiştirme yaptırmaları dahi mümkün değildi. Kamu çalışanları cemaatçi olmaya zorlanıyordu. AKP tarafından cemaatin kucağına itilen öğretmenler ihraç edilirken, onları cemaate muhtaç eden asıl sorumlular/siyasiler hala görevlerinin başında! Şimdi ise devrede başka cemaatler var…

Bilimsel eğitimi savunan, FETÖ karşıtı öğretmenler de ihraç edilerek cezalandırıldı. FETÖ ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan İş ve Eğitim İş ve Eğitim Sen üyesi binlerce öğretmen; “Laik, Demokratik, Çağdaş ve Bilimsel Eğitimi” savundukları için açığa alınıp, ihraç edildi. Gerici eğitim politikalarını hayata geçirmek isteyen iktidar, darbe girişimini fırsata çevirdi. Son çıkartılan 701 sayılı KHK ile Milli Eğitim Bakanlığı’ndan

AKP’ye muhalif olan, FETÖ karşıtı akademisyenler de bu süreçte üniversitelerden ihraç edildi. Son çıkan 701 sayılı KHK 199 öğretim görevlisi ve daha üniversitelerden ihraç edildi. Bunlar arasında daha önce görevden uzaklaştırılan barış isteyen “Bu Suça Ortak Olmayacağız bildirisini imzalayan 19 öğretim görevlisi de bulunuyor.

Müfredatın İçeriği Boşaltılıyor
Yeni müfredatta “Pozitivizm” ve “Sekülerizm” kavramları “inanç sorunu” olarak gösteriliyor.
“Cihad” konusunu körpe beyinlere anlatmayı uygun gören anlayış, bilim ve siyaset felsefesi gibi konuları öğrencilere öğretmeyi sakıncalı buluyor. Çocukların Darwin’in Evrim Teorisini öğrenmesini sakıncalı bulan “Milli Eğitim Bakanlığı”; düşünen, sorgulayan, araştıran nesiller değil, ezberleyen ve itaat eden nesiller yetiştirmek istiyor.
Çocuklarımıza tecavüz eden cemaatler eğitimde söz sahibi. Milli Eğitim Bakanlığı mahkeme kararlarıyla yöneticilerinin çocuklara tecavüz ettiği kesinleşen, Ensar Vakfı ile protokol imzalayarak, 1000’e yakın Halk Eğitim Merkezi'nde kurs düzenleme hakkı veriyor.

5-6 yaşındaki çocuklarımız, köhne binaların bodrum katlarında cemaatlere teslim ediliyor, cemaat yurtlarında tecavüz edilmesine sessiz kalınıyor.

AKP Mülakatla Öğretmen Atayarak Emek Hırsızlığı Yapıyor
Tüm yurtta OHAL ilan eden AKP hükümeti öğretmenleri de mülakatla atamaya başladı. Adı mülakat olsa da sınavdan düşük puan alan yandaşlara yapılan bir torpil sistemi aslında KPSS’den 85-90 alan öğretmen adaylarına 40, 45 puan verilip elenirken, KPSS’den 60 puan alan yandaş öğretmen adaylarına yüksek puan verilerek ataması yapılıyor.

Milli Eğitim Bakanlığı öğretmen adaylarına mülakat sınavında “Ne yemek yapıyorsun?”, “Doğuya gitsen barışı nasıl sağlarsın?”, “Reis deyince aklınıza kim geliyor?”, “Gezi’de ne hissettin?” gibi akıl almaz sorular sorarak, ibreti alem için tarihe geçti!

Bu kadar öğretmen açığı olmasına rağmen “atanmayan öğretmen” sorunu yaşıyoruz. Öğretmenlerimiz sözleşmeli, ücretli yapılarak güvenceleri ellerinden alınıyor.

Eğitimde Dünya Sıralamasında Gerilere Düştük
Türkiye’de ortaokul ve lisede okuyan öğrenci başına harcanan para OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) ortalamasının 3’te 1’i kadar. İlkokuldan üniversiteye kadar harcanan toplam para ise OECD ortalamasının yarısından daha az.

Milli Eğitim Bakanlığı kendisine ayrılan bütçenin 2002 yılında %17’sini, 2018 yılında ise sadece %8’ini eğitime ayırdı. “Fatih Projesi” gibi ölü yatırımlara, TURGEV ve benzeri vakıflara eğitim bütçesinden büyük paylar ayrıldı.

Anadolu ve fen liselerinde okuyan öğrenci başına yapılan harcamanın iki katı imam hatip lisesinde okuyan öğrencilere yapıldı.

AKP eğitimin kalitesini çok düşürdü. Düşen eğitim kalitesi Dünya Ekonomik Forumu eğitim kalitesi endeksine de yansıdı. Türkiye 2008 yılında, 145 ülke arasında 77. sırada yer alırken, şimdi 104. sıraya geriledi.

2004 yılında taşımalı eğitimi bitireceklerini açıklayan eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ve ondan sonra göreve gelen tüm bakanlar tam tersini yaptı. 2001-2002 eğitim öğretim yılında 640 bin olan taşımalı öğrenci sayısı hızla artarak, 2017-2018 yılında 1 milyon 321 bine ulaştı.

Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz, ikili eğitimi 2019 yılında bitireceklerini açıklasa da bütçe rakamları bunu doğrulamıyor. Çünkü ikili eğitimi bitirmek için yapılması gereken derslik sayısı 57 bin, 2019 yılına ayrılan bütçe ile açılabilecek derslik sayısı sadece 17 bin 500.

Eğitimin temel basamağını oluşturan 3 ve 4 yaş grubundaki çocuklarımızın okul öncesi eğitim oranı, OECD ortalamasının onda biri kadar.

Eğitimde yaşadığımız olumsuzlukları, AKP hükümetinin başarısızlığına, Milli Eğitim Bakanlarının yetersizliğine bağlarsak yanılırız. Çünkü eğitim sistemi kasten tahrip edilerek işleyemez hale getirildi. Cumhuriyetle hesaplaşmayı, rejimi değiştirmeyi hedeflerine koyanların yürüttükleri politikanın bir sonucu bu… Tamamen yıkıp, kendi ideolojilerine uygun eğitim sistemini kurmak istiyorlar.

Yıldırım Kaya
CHP Parti Meclisi Üyesi
Ankara Milletvekili
10 Temmuz 2018